İslam’ın ilk yılları yani gizliden yaşadığı yıllardı. İbadetler gizli gizli, yerine göre Mekke’nin dışına çıkılarak yapılıyordu. Mekke’nin bunaltıcı atmosferinden uzaklaşmak için Peygamberimiz de zaman zaman Mekke’nin dışına çıkıyordu.

Bir gün yine Hz. Ebû Bekir’le birlikte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Mekke dışında bir yere gitmiş; gelen ayetleri müzakere edip namaz kılıyordu. Onları ayetleri müzakere ederken yakınlarda koyun otlatmakta olan Bilal-i Habeşi onları gördü ve yanlarına doğru yaklaştı. Uzaktan gördüğü bu iki arkadaşın tamamen yanlarına gitmek istiyordu ama bir köle olarak buna bir bahane bulmalıydı. Bunun için elin bir kase süt aldı ve bu sütü ikram etmek için yanlarına kadar geldi.

Bu geliş, hayırlara vesile olacak bir gelişti. Zaten uzaktan izlerken Bilal, bu iki arkadaşı hayranlıkla izliyor, onlardaki farklılığı seziyordu. Yanlarına gelip süt ikram etmesi ile birlikte o da İslam’ı kabul etmiş ve müminler kervanına katılmıştı. Ancak o dönemde mümin olmak sadece kelime-i şahadet getirmek, ibadetleri yerine getirmek kadar kolay değildi.

İslam’ı kabul etmesi Bilal’de değişimlere vesile olmuş ve içindeki duygu yoğunluğunu dışa vurmak istemektedir. Bu durum çabucak çevresindekiler tarafından anlaşılmaya başlanmıştı.

Bir köle müslüman olmuş, sahiplerinin dininden yüz çevirmiş ve onların istediği şekilde putlara tapınmaz hale gelmişti. Bu durum amansız bir takibin başlamasına sebep oldu. Üstüne üstük Bilal haşin davranıyor, Kabe’deki putlara karşı bazı sözler sarf ediyordu. Onun söyledikleri müşrikler tarafından duyulmuştu. “Nasıl olur da bir köle, efendilerinin kullukta bulunduğu bu taş ve ağaç parçaları hakkında ileri-geri konuşabilir.” diye söyleniyorlardı.

O dönemde Bilal, Ümeyye b. Halef’in elindeydi. Müslümanlar Ümeyye’yi sıkıştırsalar  da Ümeyye’nin kendini riske atmaya hiç niyeti yoktu. Zaten artık o da ömrünün sonuna kadar İslam’ın karşısında duracak birisiydi.

Bilâl, Ümeyye İbn Halef’in ellerinde, Ebû Cehil’in insafına (!) kalmıştı. Ve, aldılar Bilâl’i sahraya götürdüler. Çölün kızgın kumları üzerinde yatırıyor, dayanılmaz işkencelere maruz bırakıyorlardı. Üzerine kilolarca ağırlıkta taşlar koyup inim inim inlettikleri yetmiyormuş gibi bir de, düşüncesini ipotek altına almaya çalışıyorlar ve ondan gönlünün gülü Muhammed’i ve dinini inkâr etmesini istiyorlardı. Bilhassa Ebû Cehil’de, bitip tükenme bilmeyen bir kin vardı ve bu kinini, salyalar dökülen ağzından her fırsatta kusuyordu. Bir efendi olarak aklı almıyordu: Kendi iradesi dışında bir başka güç nasıl kabul edilebilirdi! Hele bir köle…

Konumuna bakmadan böyle bir kabule nasıl cür’et edebilirdi? Yüz üstü kızgın kumlara yatırıyor ve güneşte kızarıncaya kadar işkence yapıyordu. Zaten takati tükenen Bilâl’in, söz söylemeye mecali kalmıyor; dudaklarından sadece bir kelime dökülüyordu:

– Ehad.. Ehad..!

Bilâl, o dünyayı da bilen birisiydi. Hayatı boyunca işkence altında yaşamaktansa, bugün katlanıp ebedî huzuru yakalamak vardı işin ucunda. Onun için dişini sıkmış ve ‘zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü’ çoktan göze almıştı. O gün Bilâl’e, kimse güç yetirip isteklerini kabul ettiremedi. Bulduğu yolda sabit kadem kalmaya kararlıydı ve her türlü işkenceye rağmen bu kararlılığından zerre kadar taviz vermedi.

Ancak o ne kin ki, boynuna ipler bağlıyor ve onu çocukların eline verip sokaklarda, Mekke dağlarının arasında sürükletiyorlardı. Allah’ın, ‘kulum’; Resûlü’nün de, ‘ümmetim’ dediği Bilâl’i, çoluk çocuğun oyuncağı hâline getirmişlerdi.

Çölde yalınayak yürüyüp yanmadan Bilâl’i anlamaya, çilesini görüp bilmeden mihnetlerin ortaya çıkardığı kadru kıymetini idrake imkân olabilir mi!..

Bilâl’in yanık sesiyle ‘Ehad!’ diye inleyişini duymayan kalmamıştı artık Mekke’de. İnim inim inlemesine rağmen, ne Ümeyye’nin ne de Ebû Cehil’in insafa geleceği vardı! Yine iş başa düşüyordu. Bir çırpıda yanlarında bitiverdi Hz. Ebû Bekir. Elindeki mal, zaten bir gün tükenip gidecekti; hiç olmazsa onu, ahireti adına büyük bir yatırıma çevirme fırsatı vardı önünde. Bununla hem, Bilâl’i işkenceden kurtaracak hem de Resûl-ü Kibriyâ’yı memnun edecekti. Geldi yanlarına ve:

– Bu insana bu kadar işkenceyi niye yapıyorsunuz, diye tepki gösterdi önce. Ardından da onu satın alarak, önce işkenceden kurtardı; ardından da hürriyete giden yolları gösterdi.

Hz. Bilâl, sabrının semeresini alıyordu. Ümeyye’nin yanında sessiz kalmış olsaydı, hayatı boyunca belki bir köle olarak kalacak ve öylece son nefesini verecekti. Ama şimdi, hem bütün sıkıntıları sona ermiş hem de Habîb-i Zîşân’ın yanında bir efendi gibi muamele görme fırsatını bulmuştu.

Daha sonra da İslam’ın ilk müezzini olarak, tarih boyunca müezzinlerin piri olarak kabul edilmiş bu gün hala daha camilerde zaman zaman müezzinler tarafından kendisine dualar edilmektedir. 

İlahiyatçı/Yazar 2005 yılında İHL'den mezun oldu. 2007 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandı. 2011 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra öğretmen oldu. İnsanın yaratılışı ve sorumlulukları, kulların vasıfları gibi konularda küçük konferanslar verdi. Din Kültürü branşında Üniversite sınavlarına hazırlık ve KPSS alan sınavı hazırlık kitapları hazırladı. Sorularınız için admin@bilginadamlar.com adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya isminizi giriniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.