Din, insanlık tarihi boyunca var olmuş en eski kavramlardan birisidir. Toplumların hayatlarına baktığımızda her toplumunu kuruluşundan itibaren bir dininin olduğunu görürüz. Kısacası tarih boyunca dinsiz toplum olmamıştır diyebiliriz. Bazı düşünürler dinin kaynağı olarak yıldırım, şimşek, deprem gibi doğa olaylarını gösterseler de, bu olayların gerçek mahiyetleri anlaşıldıktan sonra da insanların dini inançlarının devam etmesi aslında dinin kaynağının doğa olayları olmadığını göstermektedir.

Din, tüm insanlığın ortak paydalarından bir tanesidir. Farklı dinlere inanıyor olsalar da, her toplum bir dine inanmaktadır. Toplum hayatının devamlılığını sağlayan ahlak ve hukuk kurallarının bir çoğu da dini doktrinlere dayanmaktadır. Tarihin değişik dönemlerinde dinin gereksiz olduğunu iddia eden ve dinsiz bir toplum oluşturmak için insanlara baskı baskı yapan zorbalar çıkmış olsalar da din duygusunu insanların kalbinden atamamışlar ve baskılar sona erince insanların içinde gizledikleri duygular dışa vurulmuş ve dini yaşam devam etmiştir.

İnsan hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır din. Bu yüzden insanları dinsiz bırakmak da mümkün değildir. Ancak bir dinin mensupları, mensubu olduğu dini doğru şekilde öğrenmezlerse başkaları dini duyguları kendi çıkarları doğrultusunda istedikleri gibi kullanabilirler. Bu yüzden hangi din olursa olsun bir dine inanan insanlar, inandıkları dini doğru kaynaklardan sağlam şekilde öğrenmek zorundadırlar. 

Şimdi din kavramını daha detaylı şekilde öğrenmeye çalışalım.

Din Kavramı

Din, insanın tanrı, tabiat ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyerek hayatını anlamlandıran ve ona yön veren kurallar bütünüdür. En ilkelinden en modernine kadar bütün toplumlarda mevcut olan bir olgudur. Din olgusu tarih boyunca farklı toplumlarda, Totemizm, Animizm, Hinduizm, Budizm, Mecusilik, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi değişik şekillerde ortaya çıkmıştır. Günümüzde de durum farklı değildir. Toplumdan topluma farklı dini inançlar günümüzde yaşanmaya devam etmektedir. 

Din kavramının oluşmasında doğal ve sosyal çevrenin, ihtiyaçların, bilgi seviyesinin etkileri elbette olmuştur ancak asıl din kavramını oluşturan ilahi iradenin tayin edici yönlendirmeleri olmuştur. Yani dinler Allah’ın iradesi ile ve peygamberlerin aracılığı ile oluşmuştur. İlk insanın aynı zamanda bir peygamber olması da bu durumun en büyük delilidir. Burada ilahi olmayan dinler de olduğu şeklinde bir itirazda bulunabilirsiniz. Ancak ilahi olmayan dinler şeklinde tasnif ettiğimiz dinleri de daha derin araştırmalar yaptığımızda ilahi izleri bulabiliriz.

Dinin Tanımı

Din kelimesi sözlükte “ceza, hesap, kaza, siyaset, itaat, mükâfat, boyun eğme, hüküm, makbul ibadet, millet, şeriat” gibi çeşitli anlamlara gelir. Âlimlerimiz, “din”i şu şekilde tarif etmişlerdir: “İnsanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla bizzat hayra sevk eden ilâhî kanunlar mecmuası.” Bu ilahî kanunlar mecmuası, Allah tarafından gönderilen fevkalâde donanımlı insanlar olan peygamberler tarafından tebliğ ve temsil edilmiştir.

Din, Kur’an’da birçok ayette geçmmektedir. Bunlardan bir kısmında sözlük anlamında kullanılırken büyük çoğunluğunda ise İslam dini kastedilmektedir. Din kavramı, Mekke döneminde nazil olan ayetlerde daha çok bireysel bir tecrübe olarak görülürken, Medine döneminde nazil olan ayetlerde buna Allah’a bağlı bir hayat sürme, topluma karşı görev ve sorumlulukları yerine getirme gibi toplumsal unsurlar eklenmiştir. Kur’an’da din karşılığında ayrıca  millet, İslam, şeriat gibi kelimeler de kullanılmaktadır.

Farklı alanlarda çalışma yapan düşünürler kendi branşlarına göre de farklı din tanımları ortaya koymuşlardır. Bu tanımlar birleştirildiğinde şöyle bir tanım ortaya çıkmış olmaktadır: Din, yüce bir varlığa inanma ve tapınmadır. Dinlerin ortak yönlerini vurgulayarak şöyle bir tanım da yapabiliriz: Din, fizik ötesine dair inançlar, yüce varlık ile ilişkiler ve uyulması gereken ahlak kuralları bütünüdür. Bir de islam alimlerinin yapmış oldukları tanım vardır. O da şu şekilde: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile akıl sahibi insanlara gönderilen, onları kendi tercileri ile dünya ve ahiret saadetine ulaştıran ilahi kurallar bütünüdür. 

Dinlerin Ortak Özellikleri

Dinlerin bir çok ortak özellikleri vardır. Bunların başında fizik ötesi varlıklara farklı bir söylemle gayb alemine iman gelmektedir. Her dinin kendine has bir metafizik inancı vardır. Başlangıçta sadece ahlaki kurallar koyduğu kabul edilen dinlerin dahi zamanla fizik ötesini içeren inançlar geliştirdiği bilinmektedir. 

Dinlerin ikinci ortak özelliği ise dua, tapınma ve ayinlerin olmasıdır. Her dinin kendine has ritüelleri vardır ancak ritielsiz din yoktur diyebiliriz. Bu yüzden dua, tapınma ve ayinler şeklindeki ritüeller ortak özellik olarak kabul edilir. 

Üçüncü ortak özellik ise ahlak kuralları şeklinde isimlendirilen, uyulması gerekli olan bazı kuralların mevcut olmasıdır. Her dinin kendine göre kuralları vardır. 

Dindarlık Kavramı

İnsanın hayatını dinin ortaya koymuş olduğu yüce değer ve bilgilere göre düzenlemesi dindarlıktır. Din ile dindarlığı birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Dindar olmak için dini hem bilmek hem sevmek hem de bir tercih neticesinde yaşamak gerekmektedir. İslam dinine göre dindar insan Allah’ın bir olduğunu kabul eder, O’nun koymuş olduğu kanunların ve gösterdiği yolun iyi ve doğru olduğuna inanır; Allah’a teslim olur ve gönülden ibadet eder. Dindar kişi canlı cansız bütün varlığın Allah’ın yarattığı bir eseri olduğunu düşünerek hepsine karşı insaf ve sevgi ile muamele eder. 

Dinin Kaynağı

Dinin kaynağı dinler tarihi bilginlerinin ve teologların çokça tartıştığı konuların başında gelmektedir. Bazılarına göre dinin kaynağı, ümit, korku gibi duygular; bazılarına göre, rüya, ölüm, şimşek, yıldırım, deprem gibi olayları üstün kudret ile açıklama ihtiyacı; bazılarına göre hayvan ve bitkilere yakınlık hissedip onları kutsama eğilimidir. 

İslam dinine göre dinin kaynağı ise insanın fıtratı, dini esasların kaynağı ise vahiydır. Dolayısı ile din duygusu insanda doğuştan bulunmaktadır. Dinin kaynağı fıtrat olduğu için de ilk insanla beraber din olgusu başlamıştır. Allah’ın vahyi ve yönlendirmesiyle de Hz. Adem bir peygamber olarak dinini yaşamış, çocukları da kendi fıtratlarından gelen din duygusunu babalarının öğretisine göre yaşamışlardır. Ancak insanın nefsi ve şeytan da onu kötü şekilde yönlendirmeye çalıştığı için zaman zaman doğru yoldan sapanlar da olmuştur. Bu yüzden zaman içerisinde Allah yeni peygamberler ve kitaplar da göndermiştir.

Dinin Önemi

İnsan beden ve ruh olmak üzere iki temelden oluşmaktadır. Bedenin kendine göre, ruhun da kendine göre bazı ihtiyaçları vardır. Beden havaya suya ve gıdaya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığı zaman bedenin sağlığı bozulur ve ölür. Ruhun da benzer şekilde bazı ihtiyaçları vardır. Ruhun ihtiyaçları karşılanmadığı zaman da insanın ruh sağlığı bozulmaktadır. Bu durumda insanın manevi olarak dine ihtiyacı olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Ayrıca insanın ruhunun tatmin edilmesi ve bazı merak gibi bazı duygularının giderilmesi de gerekmektedir. İnsan dünyaya niçin geldiğini, yaratılış amacının ne olduğu, ölümden sonra ne olacağı gibi konuları merak eder. Bu konuların aydınlanması için ise metafizik bilgiye ihtiyaç vardır. Bu bilginin ise tek kaynağı dini bilgidir. İnsan bu duyguların tatmin edilmesi ile güzel bir dünya hayatı yaşayabilir. Bu duygular tatmin edilmez ve merak ettiği sorulara cevaplar bulamazsa kişinin ruh sağlığı bozulur ve dünyadaki hayatı da olumsuz şekilde bundan etkilenir. Mesela ahiret hayatına inanmayan insan, ölümden korkar ve sürekli ölümü hatırlar. Ölümü her hatırlayışında da psikolojik olarak bu durumdan olumsuz etkilenir.

Bir de dinin ahlak boyutu vardır. Din, insanlar arasında hak, adalet, iyilik gibi erdemleri yerleştirerek sosyal hayatı da düzene sokar. İnsan bir birey olarak dine ihtiyaç duyduğu gibi toplumların da dine ihtiyacı vardır. Günümüzde bazı toplumlarda dini duygular fazlasıyla törpülendi ve sonuç olarak kanunlar ne kadar iyi de olsa bir çok hak ihlalinin önüne geçilemez oldu. Bu durum toplumların da dine ne kadar çok ihtiyaç duyduklarını göstermektedir.

Dinlerin Tasnifi

Dinler tasnif edilirken farklı kriterler kullanılmaktadır. Bazıları tanrı kavramını ön plana çıkararak dinleri tek tanrılı ve çok tanrılı olarak; bazıları kaynağını göz önüne alarak ilahi ve beşeri; bazıları hitap ettiği kitleye bakarak milli ve evrensel olarak tasnif etmektedir. İslam alimleri ise dinleri hak din ve batıl din şeklinde ikiye ayırmışlardır. Hak din yada ilahi din şeklinde isimlendirdikleri dinleri de tahrif olmuş ve orjinalliğini koruyanlar şeklinde ikiye ayırmaktadırlar. 

Günümüzde Yaşayan Belli Başlı Dinler

Bu gün müntesip sayısı yada hitap ettiği coğrafya açısından farklı özelliklerde bir çok din bulunmaktadır. Bu dinleri kısaca tanıyalım;

Hindistan Coğrafyasında Yaşayan Dinler

Hindistan coğrafyasında Hinduizm ve Budizm yaygındır. Budizm’in ilk şekli Vedizm’dir ve Veda adı verilen tabiat üstü güçlerle temas kurduğu kabul edilen bilge kimselere indirildiğine inanılan kutsal metinlere dayanmaktadır. Hinduizme mensup kişiler tanrının kendini değişik şahsiyetler  olarak gösterdiğine inanırlar. Bundan dolayı da onlarda hulûl yani enkernasyon ve putlarla ifade edilen çok tanricılık inancı önemlidir. Öte yandan bu dinde  kast sistemi bulunmaktadır. ve insanların sınıf değiştirmesinin ancak öldükten sonra dünyaya yeni bir bedenle dönmekle yani reenkarnasyon ile mümkün olduğu kabul edilmektedir.

Brahmanizm’den doğmuş olan Budizm ise putlara karşı çıkarak ve onları kırarak bir nevi reform yapmıştır. ancak o da Buda’dan sonra bu çizgisinde duramamış ve daha sonraki dönemlerde  Buda heykellerine tapılmaya başlanmıştır. Buda’ya göre arzu ve ihtirasların hükümran olduğu bu ddünya hayatı bir ızdırap ve acılar yeridir. Izdırap ve acılardan kurtulmanın yolu dünyevi ihtiraslardan vazgeçmektir. Sunu başarabilmek için de riyazet yapmak, nefse eza vermek ve dünya hayatını terk etmek gerekir. Bütün arzu ve isteklerin yok edildiği, ızdırapların son bulduğu anda insan sonsuz mutluluğa yani nirvanaya ulaşır. Hem Bramanizm’de hem de Budizm’de “geleceği beklenen kurtarıcı inancı” vardır. Dinlerin genelinde bulunan mesih inancı gibi.

Çin Coğrafyasında Yaşayan Dinler

Çin’de Konfüyanizm ve Taoizm yaygındır. Konfüçyüs, M.Ö. VI. yüzyılda yaşamış, hayatını öğretmenlik ve idarecilik gibi görevlerle geçirmiş; geleneğe, insanlara arasındaki ilişkilere önem veren ve aileyi kutsayan bir öğreti geliştirmiş bilge bir kişidir. Bu nedenle Konfüçyanizm, metafizik ile değil, ahlaki öğretileri ile öne çıkan bir dindir.

Lao Tseu‘nun kurmuş olduğu Taoizm ise Konfüçyanizm’e tepki olarak ortaya çıkmış olup onun boş bıraktığı metafiziği Tao, Yin ve Yang (Dogrucu İlke) gibi inançlarla doldurmaya çalışmıştır. Budizmde olduğu gibi bu dinde  de kötülüklerin ihtiraslardan doğduğu kabul edilir ve bunu önlemek için riyazet önerilir.

İran Coğrafyasında Yaşayan Dinler

İslam dininin geldiği yıllarda İran coğrafyasında Mecusilik ve Maniheizm vardı. Mecusilik, Ahura Mazda inancını telkin eden, peygamber, kitap (Zend  Avesta), melek ve ölüm sonrası inanca yer veren bir dindir. Başlangıçta tek tanrı inancına sahip olan bu din, zamanla biri iyilik, diğeri ise kötülük tanrısı olarak iki tanrı inancını savunmaya başlamıştır. Ahura Mazda’nın “Ölümsüz Azizler” diye adlandırılan yarı tanrı yardımcıları vardır.

Aynı bölgede yaygın olan Maniheizm ise evrende ruhun temsil ettiği aydınlıkla, bedenin temsil ettiği karanlığın birbiri ile mücadele halinde olduğunu, ruh ve bedenden meydana gelen insanın da bu zıtlaşmaya konu olduğunu, bedenin içine hapsolduğu için ızdırap çeken ruhları kurtarmak gerektiğini savunmaktaydı. Ruhlar, tümüyle bedenden arınıp tabii yurtları olan Işık Göğü‘ne çıktıkları zaman kıyametin kopacağını ileri sürüyordu.

VII. yüzyılda Müslümanlar, İran’ı fethedince bu dinlere mensup olan insanların büyük çoğunluğu Müslüman olmuşlardır. Eski dinlerini devam ettiren bazı Zerdüştler ise Hindistan’a göç ederek orada Parsî adıyla yaşamaya devam etmişlerdir.

Arap Yarımadasında Yaşayan Dinler

Kur’an, Mekke ve çevresinde oturan Araplar’ın İslam öncesinde  kendilerine has bir dini geleneklerinin bulunduğunu, mesela Allah’a inandıklarını ancak O’un tek yaratıcı olduğunu kabul etmediklerini, aksine Allah yanında başka tanrılar edindiklerini; bunları Allah ile insanlar arasında aracı olarak kabul edip onlara tapındıklarını; Allah’a, ancak onların aracılığıyla ulaşabileceklerine inandıklarını, bu arada ahireti inkar ettiklerini ve kendileri gibi insan olan birinin peygamber olarak gönderilmesini yadırgadıklarını haber verir. 

Araplar Hz. İbrahim’den kalan Hanif dinini unutmuşlar ve putperestliği yaygınlaştırmışlardır. Kabe’yi de çeşitli putlarla doldurmuşlardır. Bu putları Allah’a ortak koşuyorlardı. Araplar cin, şeytan ve melek gibi metafizik varlıklara da inanıyor ve bu varlıkların putlara güç verdiğini düşünüyorlardı. Kahinleri ve falcıları ise putların dilinden anlayan seçkin kişiler olarak görüyorlardı.

Arapların arasında az da olsa İbrahim (as)’dan kalan Hanif dinine inananlar da vardı.

Ortadoğu’da Yaşayan Dinler

Harran ve Yukarı Mezopotamya bölgelerinde Sabiiler yaşıyordu. Yukarı Mezopotamya’da yaşayan Sabiiler Vaftizci Yahya’ya tabi olduklarını söylemekteydiler. Harran Sabiileri  ise yıldızlara tapmaktaydılar. Bunlar yüce bir yaratıcının varlığını kabul etmekle birlikte bu yaratıcıya ancak yıldızlar aracılığı ile ulaşılabileceğine inanıyorlardı.

Bu bölgede aynı zamanda Yahudilik ve Hristiyanlık da yaygındır.

İlahiyatçı/Yazar 2005 yılında İHL'den mezun oldu. 2007 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandı. 2011 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra öğretmen oldu. İnsanın yaratılışı ve sorumlulukları, kulların vasıfları gibi konularda küçük konferanslar verdi. Din Kültürü branşında Üniversite sınavlarına hazırlık ve KPSS alan sınavı hazırlık kitapları hazırladı. Sorularınız için [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya isminizi giriniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.