Peygamberimiz Hira Mağarasında ilk vahyi aldıktan ve Peygamber olduktan sonra Allah’ın yönlendirmesi ile sistemli bir şekilde insanları İslam’a davet etmeye başlamıştır. İlk 3 yıl boyunca davet çalışmaları bireysel şekilde ve gizli gizli yapılmıştır. Bu üç yıl zarfında Müslümanların sayısı 40 kişiye ulaşmıştır. Bu üç yılın ardından Allah, Peygamberimize, yakın akrabalarını İslam’a davet etmesini emretmiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz yemekler düzenleyerek akrabalarına yemek ikram etmiş ve onlara İslam’ı anlatmaya çalışmıştır. Ancak her seferinde Ebu Leheb, Peygamberimize fırsat vermemek için elinden geleni yapmıştır. İnanmak isteyen olsa bile Ebu Leheb’in baskıları buna engel olmuştur.

İkinci adımda Allah’ın emriyle Peygamberimiz davet halkasını biraz daha genişletmiş ve Safa Tepesine çıkarak Tüm Mekke halkına hitap etmiştir

Burada yine Ebu Leheb öne atılmış ve Peygamberimizin anlattıklarını boşa çıkarmak için elinden geleni yapmıştır. Bu olaylardan sonra da Ebu Leheb ve karısından, onların hem dünyada hem de ahiretteki durumlarından bahseden Tebbet Suresi nazil olmuştur. 

Bu olaylardan sonra Peygamberimiz artık insanları açıktan İslam’a davet ediyor, “Ey kavmim! Gelin siz de, kendisinden başka ilah olmayan tek Allah’a kul olun.” diyordu. Ancak Mekke’de karşılaştığı engellere takılmadan yürümek için Mekke dışına da açılmaya başlamıştı. İlk olarak yakın çevredeki yakın kabilelerle görüşmeye başladı. “Neden kendi kabilene anlatmıyorsun?” şeklinde soranlara ise “Kureyş, Rabbimin kelamını tebliğ etmeme engel oluyor.” diyordu. 

Peygamberimiz gittiği yerlerde insanlara İslam’ı anlatabilmek için her türlü yolu deniyordu. Yeri geliyor kapı kapı dolaşıyor, yeri geliyor meydanlarda insanları toplayarak topluca onlara hitap ediyordu. Bunun için de insanların kalabalık oldukları mekan ve zamanları kolluyordu. Yine bu şekilde bir gün Mina’da insanlara şu şekilde hitap ediyordu:

– Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah size, atalarınızın din diye ortaya koydukları anlayışlardan vazgeçmenizi emrediyor.

Daha O, ilk cümlesini tamamlamadan kalabalık arasında nefret dolu bir ses duyuldu. Yüzler sesin geldiği tarafa dönmüştü, gözler de bu sesin sahibinin kim olduğunu arıyordu. Bu, iş ve gücünü bırakıp kendini, öz yeğeninin taş üstüne taş koyarak inşa etmeye çalıştığı pozitif harekeniti bozmaya adamış Ebû Leheb’den başkası değildi. Bir anda hava, yine gerilmiş ve havayı yine kasvet bağlamıştı.

Ne Ebu Leheb, ne de Ebu Cehil gibi güneşi balçıkla kapatmaya çalışanlar Peygamber Efendimizi durdurabilirdi. Onlar engellemeye çalıştıkça, Peygamberimiz de İslam’ı anlatabileceği yeni simalar aramaya devam ediyor, bununla birlikte eski muhataplarını da ihmal etmiyordu. Bunun için başka bir  gün de Zilmecaz Panayırında insanlara sesleniyordu.

– Ey insanlar! Gelin, “Lâ ilâhe illallah” deyin ve siz de kurtuluşa erin.

Ancak bu sözleri söylerken yine rahat değildi. Çünkü Ebu Leheb kendisini gölge gibi takip ediyor, onun inşa etmek istediklerini bozmaya çalışıyor hatta avuç avuç aldığı taşlarla peygamberimizi taş yağmuruna tutuyordu. Yine Peygamberimiz konuşmaya başladığı anda araya girmişti:

– Ey insanlar! Sakın bu adama kulak vermeyin; çünkü o, yalancıdır!

Aslında Ebu Leheb kendisine dahi en büyük yalanı söylüyordu. Daha düne kadar el-Emin diyerek kendisine gelip her şeylerini teslim ettikleri kişiye hem de kendi öz yeğenine yalancı diyerek kendisinin dahi inanmadığı şeyler söylüyordu. 

Peygamberimizi Engelleme Çalışmaları

Peygamber Efendimiz insanları davet etmek için her yolu denerken bir taraftan da hac mevsimi yaklaşıyordu. Hac mevsimi gelince değişik beldelerden bir çok insan Mekke’ye geliyordu. Bu durum Peygamberimiz için bulunmaz bir fırsat demekti ancak müşrikler de bu durumun farkındaydı ve kendilerince önlem almaya çalışıyorlardı. 

Bunun için Velid b. Muğire’nin evinde toplandılar.  Yaşlı ve tecrübeli Velîd söze başladı:

– Ey Kureyş cemaati! Biliyorsunuz ki hac mevsimi gelip çattı; gruplar halinde Arap toplulukları buralara gelecekler! Şu adamınızın durumunu da biliyorsunuz! O’nunla ilgili olarak, bir fikir üzerinde ittifak edin de; yarın aranızda farklı görüş ve uygulamaya mahal verilmesin! Yoksa, biriniz diğerinizi yalanlar, arkadaşını nakzeden bir hareket yaparsa, güvenilirliğiniz ortadan kalkar.

Topluluk Velid’e “Önce sen ey Abdişems’in babası! Sen bize bir şeyler söyle ve yol göster ki, onun etrafında konuşalım” dediler. Velîd onlardan bu cevabı bekliyordu ve:

– Bilâkis, önce siz bir şeyler söyleyin de ben dinleyeyim, diye ısrar etti.

– O’na, ‘Kâhin’ diyelim.

– Hayır! Vallahi de bu asla tutmaz! Çünkü O, kâhin değil; biz ne kâhinler gördük! O’nunki asla, kâhinlerin yaptıkları gibi öyle işitilmeyecek, gizli veya kafiyeli söz değil ki!

– O zaman, ‘mecnûn’ diyelim.

– O, mecnûn da değil! Biz ne mecnûnlar, ne deliler görüp tanıdık; bu hiçbirine benzemiyor! O’nda ne boğulacak gibi bir hâl, ne aklının karışıklığı nedeniyle sağa sola yalpalayarak yürüme ne de bir vesvese görebiliyoruz!

– Öyleyse, ‘şâir’ diyelim.

– O, şâir de değil ki! Şiirin kafiyesini, ahengini, rengini ve musikisini biz iyi biliriz; O’nun söyledikleri şiir de değil!

– Peki, öyleyse ‘sihirbaz’ diyelim.

– İşin garibi O, sihirbaz da değil! Bizler, ne sihirbazlar gördük, ne sihirlere tanıklık yaptık. Bunda, ne onların üfleyip okumaları ne de düğüm düğüm üstüne bağladıkları var!

Akıllarına gelen bütün alternatifleri sıralamış, ama bir karar veremiyorlardı. Anlaşılan bu ihtiyara da bir şey beğendirmek mümkün değildi. Bu kadar lafı uzatıp kendilerini uğraştıracağına, kestirmeden kendi kafasındakini söyleyiverseydi sanki ne olurdu. Onun için aralarından bazıları:

– Peki, senin fikrin ne ey Ebû Abdişems, diyerek meseleyi kısa tutmak istiyordu. Ancak, onun da diyebileceği pek bir şey yoktu:

– Bana biraz mühlet verin de düşüneyim, dedi ve uzun uzun düşünmeye durdu. Bir türlü aklına çözüm gelmiyordu. Biraz önce konuşulanlar arasındaki alternatifleri geçirdi zihninden bir bir. Evet, bunlardan birisi tutabilirdi! Döndü cemaate ve şunları söyledi:

– Yemin olsun ki, O’nun sözlerinde ayrı bir tat, bir cazibe var; kökü sağlam, bol ve bereketli meyveye gebe! Bu konuda siz ne söylerseniz söyleyin, doğru olmadığı çabuk anlaşılır. Söyledikleriniz arasında O’nun için en yakın olanı, ‘sihirbaz’ kelimesidir; öyle bir söz söylüyor ki, onunla baba ile oğulun; adam ile karısının ve insanlarla kabilelerinin arasını açıyor.

Toplantı bu şekilde bitmişti.  Yaşanılan bu olayı, bütün ayrıntıları ile  anlatıp gelecektekilere örnek olabilmesi için Cibril-i Emîn gelmiş ve şu
mealdeki ayetleri getirmişti:

O düşündü, ölçtü ve biçti. Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti! Hay kahrolası! Nasıl, nasıl da ölçtü biçti? Sonra baktı. Derken, suratını astı ve kaşlarını çattı. Arkasından da sırtını döndü ve kibirinden kabardıkça kabardı. Daha sonra da arkasına bakmadan çekip gitti ve:

– Bu, dedi. Büyücülerden nakledilen büyüden başka bir şey değildir! Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir!

Velîd’in dediği gibi başka denilebilecek bir şey yoktu ve bu kavil üzerinde ittifak ederek meclisten ayrıldılar. Artık, genel politika belli olmuş ve Efendiler Efendisi’ni toplumdan tecrit etmek için başvurulacak müşterek bir yöntem üzerinde ittifak edilmişti. Bundan sonra her biri, aynı dili konuşacak ve yalanda ittifak ederek bile bile Allah Resûlü’nü karalama yarışına girişeceklerdi. Bugünkü anlamda bu, aynı yalan haberi bütün medyaya aynı anda servis yapma gibi bir hadiseydi. Günler gelip de hacılar akın akın Mekke’ye yöneldiğinde, her köşeyi tutan bir Kureyşli, misafirleri karşılıyor ve her biri de konuyu Efendimiz’e getirerek inanmasalar bile- O’nun sihirbaz olduğunu söylüyordu. Böylelikle insanların, O’nun yanına gelmelerini engellemiş ve semavî mesajın kendilerine ulaşmasının da önüne geçmiş olduklarını sanıyorlardı.

Allah Teala, gönderdiği vahiyle Peygamberimizi bu sinsi plandan haberdar etmişti. Allah Resûlü’nün aleyhinde komplo kurarken onların içinde bulundukları ruh hâletini teker teker ortaya dökerek, bu işi tezgahlayanlar ve bilhassa Velîd İbn Muğîre hakkında Müddessir Suresinde şunları söylüyordu:

Sen onu bana bırak! Tek olarak yarattığım, sonra çok çok mal, servet ve etrafında dolaşan oğullar verdiğim, her türlü imkânı önüne serdiğim o adamın hakkından ben geleceğim!

Bu çalışmaların hiçbirisi Peygamber Efendimizi durduramazdı ve öyle de oldu. Hac mevsimi gelince Peygamberimiz, Ukâz, Mecenne ve Zilmecâz panayırlarını daha bir hızla dolaşacak ve karşılaştığı herkese:

– Ey insanlar! Gelin, siz de ‘lâ ilâhe illallah’ deyin ve siz de kurtulun, diyerek Rabbinin adını duyurmaya çalışacaktı.

Kureyşin tüm engelleme çalışmalarına ve Ebu Leheb’in adım adım takip edip Peygamberimizin yapmaya çalıştığını yıkma çabasına rağmen Hac mevsimi gelip geçmiş ve Mekke’ye gelenlerin geri dönerken akıllarında hep Allah Resulü Hz. Muhammed’in söyledikleri kalmıştır.

İlahiyatçı/Yazar 2005 yılında İHL'den mezun oldu. 2007 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandı. 2011 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra öğretmen oldu. İnsanın yaratılışı ve sorumlulukları, kulların vasıfları gibi konularda küçük konferanslar verdi. Din Kültürü branşında Üniversite sınavlarına hazırlık ve KPSS alan sınavı hazırlık kitapları hazırladı. Sorularınız için [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya isminizi giriniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.