Hira Mağarasında ilk vahyin gelmesinin ardından 3 yıl geçmiş, bireysel davetler ile müslümanların sayısı 40 civarına ulaşmıştı. (İlk kırk müslümanın sayıları için tıklayınız.) Bu süre zarfında iman edenler İslam’ı gizli gizli yaşıyorlar, davetler de gizliden yapılıyordu. Açıktan davet ile ilgili ilk olarak Allah yakın akrabalarını uyar. şeklinde emretmiş ve Peygamberimiz bir çok kez yemekler düzenleyerek akrabalarını davet etmiştir. Bu yemeklerde genellikle Ebu Leheb’in ortalığı karıştırıp durması ve Peygamberimize fırsat vermemek için elinden geleni yapması sebebiyle İslam’ı kabul eden fazla olmamıştır. 

İkinci adım olarak ise Hicr Suresinin 94. ayeti nazil oldu. Bu ayet İslam’a davette bir dönüm noktasını ifade ediyordu. Çünkü bu ayetle birlikte artık davet açıktan yapılmaya başlayacaktı. Bu ayetin meali şu şekildedir: “Emrolunduğun şeyleri, başları çatlatırcasına bir gayretle tebliğ et ve müşriklerden de yüz çevir.

İlk etapta hazırlanan yemeklere sadece akrabalar davet ediliyor ve onların Peygamberimizin peygamberliğini kabul etmesi isteniyordu. Ancak bu ikinci adımda ise tüm Mekke halkı hedeflenecek ve davet halkası daha da genişlemiş olacaktı. Bu davet halkaları ileride daha da genişleyerek evrensel bir boyut kazanacaktır.

Bu ayet artık herkesi davet etmeyi emrediyordu. Bunun için yine yakından başlanarak, ilk olarak Mekke hedef alınacak sonra da tüm dünya.. Bu ayetin ardından Peygamberimiz hemen Safa tepesine çıktı ve şunları söyledi:

– Yâ sabâhâh! Yâ sabâhâh.

Bu nida, bir tehlike yaklaştığı zaman kullanılır ve herkes hemen kulak kesilirdi. Dikkatleri toplamak için Peygamberimiz de bu nidayı seçmişti çünkü kendileri için gelecek manevi tehlikeleri anlatacaktı. Bu nidaya Mekke’de herkes kulak verirdi. Bu yüzden Safa tepesi bir anda insanlarla doluvermişti. Bu dikkat çekmeden sonra Peygamberimiz konuşmaya başladı:

– Ey Fihroğulları! Ey Adiyyoğulları! Ey Abdimenâfoğulları ve ey Abdulmuttalib oğulları!..

Aralarından bazıları Peygamberimizi tanımıyor ve kendi aralarında soruyorlardı. Bu kim? diye. Cevabı yine kalabalık veriyordu: Muhammed! Ebu Leheb de dinleyenler arasındaydı. Peygamberimiz söze devam ediyordu.

– Şayet ben size desem ki, şu dağın ardında üstünüze doğru gelen bir düşman var; beni yalanla itham eder misiniz?

– Hayır, vallahi de biz Seni, hiç yalan söylerken görmedik; bugüne kadar Senden, doğrudan başka bir şeye şahit olmadık.

Peygamberimiz beklediği cevabı almıştı ve devam etti.

– Ey Kureyş topluluğu! Sizin için ben, hızla yaklaşan elim bir azap öncesinde âşikâr bir uyarıcıyım. Gelin de, kendinizi cehennem ateşinden koruyun! Aksi halde ben, sizin için Allah katında hiçbir şey yapamam. Benimle sizin misaliniz şu adama benzer ki o, düşmanı görmüş ve kendi ehline koşarak gelip haber vermiştir. Çünkü o, ansızın düşmanın gelip de ehline zarar vereceğini görmüş, bunun için de yakınlarını uyarmıştır. Bunun için yüksek bir yere çıkmış ve: – Yâ sabâhâh! Yâ sabâhâh, diye bağırmaya başlamıştır.

Bu genel hitaptan sonra Peygamberimiz orada bulunan farklı kabilelere mensup kişilere de ayrı ayrı seslenmiştir. 

– Ey Kureyş topluluğu! Nefsinizi ipotek olmaktan kurtarıp Allah’tan satın alın ve cehennemden koruyun; çünkü yarın sizin hakkınızda ne bir zarar, ne de bir faydaya mâlik olabilirim. Yoksa yarın, Allah katında size hiçbir yararım olamaz!

Genelden başladığı hitabını daraltarak özele, daha da özele doğru getirecek ve orada bulunanlara, isim isim zikrederek benzeri şekilde hitap etmeye devam ediyordu.

– Ey Ka’b İbn Lüeyyoğulları!
– Ey Mürre İbn Ka’boğulları!
– Ey Kusayyoğulları!
– Ey Abdimenâfoğulları!
– Ey Abdişemsoğulları!
– Ey Hâşimoğulları!
-Ey Abdulmuttaliboğulları cemaati!

Cehennem ateşinden kendinizi kurtarmaya bakın! Çünkü, aksi halde ben, sizin için ne bir zarara muktedir olabilir ne de bir faydaya malik bulunabilirim; benim size hiçbir faydam dokunamaz! Şu anda benden ve elimdeki imkândan, istediğinizi talep edin vereyim; ama yarın Allah katında sizin için hiçbir şey yapamam! Ey Abbas İbn Abdulmuttalib! Aksi halde yarın Allah katında, senin için de hiçbir şey yapamam!

Ey Resûlullah’ın halası Safiyye Binti Abdulmuttalib! Aksi halde aynı şekilde senin için de elimden bir şey gelmez!

Bu konuşma ile Hz. Muhammed, ilk açıktan tebliğini yapmış oluyor ve artık açıktan tebliğ dönemi başlamış oluyordu. Bu dönem hem daha fazla insanın İslam’ı kabul etmesine, hem de Mekkelilerin baskılarının hatta işkencelerinin artmasına gebe bir dönemdi. Peygamberimiz konuşmaya devam ediyordu:

– Ey Resûlullah’ın kızı Fâtıma Binti Muhammed! Benden ve elimdeki imkânlardan ne isteyeceksen şimdi iste! Ve sen de kendini cehennem ateşinden korumaya bak! Aksi halde senin için de o gün, Allah katında herhangi bir zarar veya faydaya malik olamam; Allah huzurunda senin için de bir şey yapamam! Sizin için tek yapabileceğim şey bugün, aramızdaki akrabalık bağı hatırına ziyaretlerinize gelip gönlünüzü hoş tutmaktır!

Peygamberimiz her söylediğinde haklıydı ve bunu herkes biliyordu. Ancak bu durumu da kabullenemiyorlardı. Bu yüzden sessizce dağıldılar ama bir kişi yoluna gitmek yerine Peygamberimize doğru yaklaştı. Bu gelecekte Peygamberimiz ve Müslümanlar aleyhinde elinden gelen her şeyi yapacak olan Ebu Leheb‘den başkası değildi. Küplere binmiş bir halde Peygamberimize yaklaştı ve:

– Yazıklar olsun Sana! Bizi bunun için mi çağırdın; ellerin kurusun Senin.

Efendimize bu şekilde hakaret ediyordu. Bu olay üzerine Tebbbet Suresi nazil oldu ve bu hakaretlerin cevabı doğrudan Allah tarafından verilmişti. Hem bu ayetlerle sözlü olarak, hem de bu ayetlerde söylenenlerin gerçekleşmesi ile fiili olarak. Şunları söylüyordu Tebbet Suresi: “Kurusun Ebû Leheb’in elleri! Zaten kurudu da! Ona, ne malı ne de yapageldiği işler fayda verdi! Yarın da o, alev alev yükselen cehenneme girecek! Eşi de, boynunda bükülmüş urgan olarak o cehenneme odun taşıyacak!

Bu ayetler Mekkelileri ve Ebu Leheb’i korkutsa da, Ebu Leheb inadından vazgeçmedi ve ömrünün sonuna kadar kendi öz yeğenine düşmanlık etmeye devam etti. Bu konuda en büyük yardımcısı da eşi Ümmü Cemil‘di. 

Ümmü Cemil, Son Nebi’nin geçeceği yollara diken döşüyor, geceleri gelip kapısının önüne pislik döküyordu. Zaten dili uzun ve ağzı bozuk bir kadın olan Ümmü Cemil, başkalarını da tahrik ederek insanları, Allah Resûlü’ne karşı örgütlüyor ve düşmanlığı kitlesel bir tepkiye dönüştürmeye çalışıyordu. Onun için ondan bahsederken Kur’ân, ‘odun taşıyıcısı’ tabirini kullanacak ve cehennemdeki acınası halini ibretle sonrakilere arz edecekti.

Tebbet Suresinin nazil olması ile kocasının aleyhindeki konuşmalardan rahatsızlık duyup çılgına dönen Ümmü Cemîl, büyük bir gürültü koparmış ve avuçladığı taşlarla Efendiler Efendisi’nin bulunduğu yere yönelmişti. Sinir krizleri geçiriyordu; nasıl olur da Muhammed, kendilerini konu edinir ve gelecek dünyalarını böylesine kötü ve çirkin bir manzara ile tasvir edebilirdi!..

O sırada Efendimiz’in yanında yine yakın dostu Ebû Bekir vardı. Ümmü Cemîl’in hiddetle geldiğini görünce:

– Yâ Resûlallah! Bu kadının ağzı bozuktur; şayet Seni burada bulursa kötü şeyler söyleyip Size eziyet eder, demek istedi. Ancak Resûl-ü Kibriyâ aynı kanaatte değildi:

– O beni hiç görmeyecek ki, buyurdu.

Hz. Ebubekir, ilk anda tam olarak anlamadı bu sözü ve bekledi. Bu arada Ümmü Cemîl de hışımla gelmiş, hiddetle:

– Ey Ebû Bekir! O şiir söyleyen arkadaşın da nerede?

Halbuki yanlarındaydı Peygamberimiz ama görmüyordu. Hz. Ebubekir durumu anladı ve cevap verdi:

– Şu beytin Rabbine yemin olsun ki, benim Sâhibim asla şair değildir ve O, şiirin de ne olduğunu bilmez! Bunu sen de bilip duruyorsun! Sen hiç benim yanımda birisini görüyor musun?

– Benimle dalga mı geçiyorsun? Vallahi de yanında kimseyi göremiyorum.

Hz. Ebubekir şaşırmıştı. Peygamberimiz yanında duruyor, her şeye şahit oluyor ancak Ümmü Cemil onu göremiyordu. Ümmü Cemil gidince Peygamberimize döndü ve:

– Yâ Resûlallah! O kadın Seni niye göremedi?

– Burada beni, kanatlarıyla ondan koruyan bir melek var idi.

İslam’ın Açıktan Yaşanmaya Başlaması

İlk olarak akrabalardan başlayan Peygamberimiz, artık açıktan herkesi İslam’a davet ediyordu. Kabe’ye gidiyor, açıktan namaz kılıyor ve Kur’an okuyordu. Önceki peygamberler gibi o da kavmini uyarıyor ve şunları söylüyordu:

– Ey kavmim! Gelin siz de, kendisinden başka ilah olmayan tek Allah’a kul olun.

Yakın çevredeki kabileler ile görüşmeye başladı ilk olarak. Yerine göre kapı kapı dolaşıyor ve İslam’ı anlatmaya çalışıyordu. Neden kendi kabilene anlatmıyorsun? diyenlere ise

– Kureyş, Rabbimin kelamını tebliğ etmeme engel oluyor. cevabını veriyordu.

Zaman zaman insanların toplu bulunduğu yerleri tercih ediyor ve topluca hitap ediyordu. Bir gün Mina’ya gitmiş ve orada bulunan kalabalığa şöyle seslenmişti:

– Ey insanlar! Şüphe yok ki Allah size, atalarınızın din diye ortaya koydukları anlayışlardan vazgeçmenizi emrediyor.

Ancak Ebu Leheb yine oradaydı ve insanların iman etmelerine engel olmak için elinden geleni yapıyordu. Peygamberimiz ise onların engellemelerine takılmıyor ve sürekli Allah’ı anlatabileceği uygun zeminler aramaya devam ediyordu. Bunun için başka bir gün Zilmecaz denilen panayıra gitti ve oradaki insanlara İslam’ı anlatıyordu. Ancak Ebu Leheb yine peşindeydi ve Peygamberimizin arkasından dolaşarak bir şeyler anlattığı insanların aklını çelmeye çalışıyordu. Bununla da kalmamış Efendimizi taşlamıştı. Panayırdaki insanlara:

– Ey insanlar! Sakın bu adama kulak vermeyin; çünkü o, yalancıdır! diyordu. Aslında asıl yalancı kendisiydi. Daha düne kadar emin dediği insana bu gün yalancı diyerek kendi kendini yalanlamış oluyordu. 

İlahiyatçı/Yazar 2005 yılında İHL'den mezun oldu. 2007 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandı. 2011 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra öğretmen oldu. İnsanın yaratılışı ve sorumlulukları, kulların vasıfları gibi konularda küçük konferanslar verdi. Din Kültürü branşında Üniversite sınavlarına hazırlık ve KPSS alan sınavı hazırlık kitapları hazırladı. Sorularınız için admin@bilginadamlar.com adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen buraya isminizi giriniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.